Hayat Çirkin Bir Sürpriz Yumurta
Bir gün bir uzaylı bizi dünyadan alıp götürse ve bize dünya hayatımızı sorsa herhalde ilk yaşadığımız sürprizlerden başlarız anlatmaya. En çok onlar aklımızda kalır ve farkında olmasak da yaşadığımız o sürprizler davranışlarımız üzerinde de büyük etki yaratır.
Sevgilinin yaptığı bir sürpriz aşka inancınızı arttırırken babanızın yaptığı bir sürpriz “Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?” gibi yorucu bir soruya cevap vermenizi kolaylaştırabilir. Aniden olan her şey iyi veya kötü yönlü, bölünerek çoğalır hayatımızda. Ha, bir de kötü sürprizler vardır ki insan doğasında iyi şeylere yol açar. Neyse, anlayacağınız bir anımı anlatacağım…
Üniversitenin ilk yıllarında dahil olduğum bir sosyal sorumluluk projesi sonralarda hayatımın büyük bir bölümünü kaplar oldu. Mezun oldum fakat hala hayatımın bir kısmını benim yerime küçük çocuklar yaşıyor. Özetle yaptığımız şey eğlenceli etkinlikler düzenleyerek kazandığımız paralarla Türkiye’nin dört bir köşesindeki hayati tehlike taşıyan hastalık sahibi çocukların dileklerini gerçekleştiriyorduk.
Düşünsenize, birileri geliyor ve sizin imkansız dediğiniz şeyi sizin için gerçekleştiriyor? Hiç tanımadığınız birileri… Dileklerden falan bahsetmeyeyim, kendinizden utanırsınız. Plastik top isteyen çocuk… Dileği bu. Yarın ölecek olsa plastik top isteyecek…
Neyse, yolculuk Batman’aydı… Diyarbakır’dan Batman’a geçiyoruz. Bilmediğimiz yollar… Genelde gittiğimiz yerler yoksul aileler olurdu. Navigasyon bir türlü öyle bir yola sokmadı bizi. Şaşırıyor, bir an önce de merakımı sonlandırmak istiyordum. Neyle karşılaşacağız acaba? 12 Yaşında bir kız çocuğu, yatak odası diliyor. Navigasyon konuşuyor “Varış noktası”, gelmişiz. Adreste kocaman bir apartman. Aile terastan el sallıyor. İçimde binbir şüphe. Suistimal mi var? Bu evde oturan bir ailenin ne işi var yatak odasıyla? Neden?..
Apartman asansörlü. Merakım ve sinirim bir tık artıyor. Yukarı çıkıyoruz, aile karşılıyor. Güler yüzleri batıyor tabi… İçeri giriyoruz, ev de geniş. Biraz daha sinirleniyorum. Neyse, önemli olan çocuk. Sohbete başlıyoruz. İstanbul’u görmek istiyormuş ikinci bir dilek olarak da… İstanbul’da onun için çektiğimiz videoyu izletiyoruz hediye olarak aldığımız dvd player’da. Tabi hediyeler bitince artık mevzu büyük olaya geliyor. Yatak odası… Bizden önce gidiyor her zaman eve. Biz de işin sosu oluyoruz. Soruyorum Nazlıcan’a “Eee yatak odanı göstermeyecek misin bize?” İlk sürpriz: “Ney? Gelmedi ki…” Hemen arıyorum yetkilileri. Yetişmemiş. Neyse, haftaya gelecek. De biz nasıl telafi edeceğiz mevzuyu? Eğlendirmeye çalışıyoruz çocuğu. Binbir şaklabanlıklar… Abi mutlu, yenge mutlu, anne mutlu, baba puslu… Anlatmak istiyor sürekli bir şeyler. Çocuğun yanında konuşmayalım diye dışarı çağırıyorum, şu koca terasa…
99 Depreminde durumları iyi, evlatlık almak istiyorlar. Devlet vermiyor. Bir çocuk yapalım diyorlar, Nazlıcan doğuyor. 3 Yaşında lösemi… Baba işi bırakıyor, masraf olmasın diye büyük oğlan aynı eve yerleşiyor derken Antalya’ya hastaneye git geller başlıyor. Her ilik örneği için yüzlerce euro kargo parası ödüyorlar… Ev büyük ama 70 bin ediyor, borçları 120 bin… Ağlamamanın daha güç geldiği bir durumu hiç yaşamamış olabilirim. İçeri giriyoruz.
Ağlarken yazmamaya söz verdim. Bir sonraki yazımda anıma devam edeceğim…