Mülkiyet kavramı
1995 yazıydı sanırım… Arkadaşlarla yazlık bir ev yapma kararı aldık. Kooperatif misali… Aslında yazlık kavramı bizim oralarda pek yoktu. Zaten yazlık bir kasabada oturuyorduk. Niye böyle bir karar aldık, hatırlamıyorum. Sanırım dereye sıfır bir hayat arzuluyorduk. Şehrin gürültüsünden uzak, doğayla iç içe… Şehirde gürültü de pek yoktu ya, neyse. Çocukluk işte… İnsan çocukken pek sağlıklı kararlar veremeyebiliyor. 10 yaşın verdiği rahatlıkla, bize uygun arsayı aramaya koyulduk…
Aradığımız yer tam da burasıydı. Konumu itibariyle hem dereye, hem de ev yapımında kullanacağımız malzemeleri temin etmeyi planladığımız mermer fabrikasına çok yakındı.
Mermer fabrikası, kasabanın tüm çocukları gibi bizim için de bulunmaz bir nimetti. Derede sal yapmak için şambrel ve bidonlardan tutun da ev yapımı için kullanmak istediğimiz tuğlalara kadar lazım olan her şeyi bu fabrikadan temin ediyorduk. Fabrikanın bundan haberi yoktu tabi… Birçok şeyi buradan temin etsek de içten içe kıl oluyordum mermer fabrikasına. Hem dereyi kirletiyordu, hem de fabrika sahiplerinden birinin çocuğu, yazın gittiğimiz kuran kursunda çıkan kavgada suratıma tekme atmıştı. Yakalasam şimdi bile dövebilirim o çocuğu…
Fabrikadan temin ettiğimiz tuğlaları bir yandan araziye taşıyor, bir yandan da; ‘Ulan bu arsa güzel oldu, içinde sebzesi, meyvesi de bol’ diye aramızda konuşuyorduk. İnsan 10 yaşındayken mülkiyet kavramını düşünemiyor tabi…
-Neydiysunuz la orda?
– Ev yapıyoruz amca…
-Ula s.ktirtmeyun evunizi, çıkın la arsamdan koduğumin uşaklari!
10 yaşın verdiği rahatlık yerini enerjiye bıraktı birden. Yaradana sığınıp koşmaya başladık.
Sizin anlayacağınız Laz amca sayesinde mülkiyet kavramıyla tanışmış olduk. Yediğimiz küfürler de bir diğer kazanımımız oldu.
Sonra üniversite yıllarımda çıktı karşıma mülkiyet kavramı, John Locke isimli bir düşünürün teorisiymiş… Hatta mülkiyet kavramının sınırlarını da şu şekilde belirtmiş John Locke; ‘Toprağı insanoğluna veren Tanrı olduğuna göre, mülkiyet hakkı kutsaldır. Kimse kimsenin toprağına, mülküne el uzatamaz. Ne var ki, toprağı veren Tanrı, bu nimetten herkesin yararlanmasını da istediği için, ihtiyacını karşılayacak kadar mülk edinmek de her insanın hakkıdır. Şu halde, her insanın mülkiyet hakkı, öteki insanların mülkiyet hakkıyla sınırlanmıştır. Toplumdan önce var olan bu hakkı korumak, toplum yasalarına düşer. Siyasal iktidar, mülk sahiplerinin mülk sahiplerine verdiği bir yetkidir.’
Bence de John Locke muallak yazmış kuramı. Yani, Locke’a göre Laz amca da haklı, biz de.
Zaten o dönem John Locke’u da, mülkiyet kavramı hakkında yazdıklarını da bilmiyorduk. Hoş bilsek de bunu Laz amcaya anlatamazdık. Üstüne bir de dayak yerdik.
Koşarak çıktık araziden. Kendimize yeni bir yer bulmamız gerekiyordu ancak mülkiyet kavramı peşimizi bırakmıyordu. Sonra aramızda yaptığımız uzun istişarelerin ardından yazlık evimizi ağaç üzerine yapma kararı aldık. Zaten çok da uzun istişareler yapmadık. Hem istişare dediğin olay 1995 yılında pek yoktu. Çok sonra girdi hayatımıza. O dönem siyasiler aralarında ya istişare etmiyorlardı, ya da adına istişare demiyorlardı. Bu yüzden literatürümüzde istişare etmek yoktu henüz.
Dere kenarında, mülkiyetinin kimseye ait olmadığını düşündüğümüz büyük bir ağaç bulduk ve John Locke’un da dediği gibi; ‘Toprağı veren Tanrı, bu nimetten herkesin yararlanmasını da istediği için, ihtiyacını karşılayacak kadar mülk edinmek de her insanın hakkıdır’ diyerek sahiplendik ağacı.
Başladık ev yapmaya. Ev dediysem öyle çok profesyonel hayal etmeyin. İki tane tahta koyduk ağacın üstüne o kadar.
Devamı haftaya…