Pencere
Günlerden bir gün, henüz varlığını bilmediğin bir diyarda, birisi nefes almaya başlar. Hatta bu kişi bazen senin varlığından bile önce nefes almaya başlamıştır. Sense onunla tanışacağını bilmeden, onun varlığına özlem duyarak büyürsün. Herkesin hayata baktığı pencere farklıdır ya, onunkisi seninkine en yakın olandır. Farklı ama bir bakımdan benzer açılardan görürsünüz dünyayı. Hayattan edindiğiniz tecrübeler aynı mıdır bilinmez ama yanında olsa seni ondan daha iyi kimsenin anlayamayacağını düşünürsün. Sanki onun cümlelerini tamamlayabilecek gibisindir. Ya da bir bakıma, onun söylediklerini o söylemese sen söyleyecekmişsin misali yakınsındır ona.
Onunla tanışacağını bile bilmeden dedim ya hani, belki hiç tanışmazsınız da zaten. Ama o senin varlığından haberdar dahi olmasa da olur, sen tanırsın onu. Çevirdiğin her sayfada, varlığı içine işler. Her cümlesinde kendini bulmaya başlarsın. Sonra bir süre geçer, tekrar çevirirsin aynı kitabın sayfalarını ve bu sefer de farklı bir “seni” keşfedersin. “İyi ki… İyi ki nefes almış bu insan” dersin. Bir mucize gibi dokunur sana çünkü onu tanıyınca bu dünyada yalnız olmadığını bilirsin. Bahsettiğim yalnızlık, bir telefonla yanına koşup derdine ortak olacak birine sahip olamamak değil elbette. Belki ona yine sahip değilsindir de, bu mucizeyle pencerenin yanında başka bir pencere olduğunun güveniyle yaşamaya başlarsın.
Ya da başka bir mucize olur bazen. Çevirdiğin sayfalar, seni çok uzaklarda bir diyara götürür. Oradaki pencerelerin hangi manzaraları gördüğünü öğrenirsin ve “Onlardan biri benim olsaydı, ne görürdüm oradan bakınca?” sorusu üzerine kafa yorarsın. Bilirsin, hepimizin tek bir hayatı var ve bu hayatta bizim için önceden belirlenmiş bazı koşullarla beraber yaşıyoruz. Hepimizin pencereleri bu koşullar üzerine inşa edilmiş. Başka pencerelerden görmek için başka başka sayfalara ihtiyacımız var. Bana kalırsa, kendi hayatımıza farklı hayatları sokabilmenin en mükemmel yolu bu iki mucize.
Şunu da söyleyeyim; bu iki mucizenin ayırdına varmak üzere içime kıvılcım düşüren kişi ben değildim. Lise yıllarında okulumuzu söyleşi amacıyla ziyarete gelen bir yazar; ” Herkesin durduğu yer bir milim bile olsa farklıdır. O yüzden herkesin durduğu yerden anlattığı hikayeler de farklıdır. ” demişti. Bu sözü yıllar boyunca unutmadım ve ne zaman bir şeyler okuyacak ya da yazacak olsam, aklıma hep bu cümle geldi. Onun kıvılcımıyla ilerledim.
Bu kıvılcım bende o kadar derin bir yere düştü ki; okumayı sevmediğini söyleyen insanları hiçbir zaman anlamadım. “Başka pencereleri, başka düşünceleri hiç mi merak etmez bu insanlar? Kendilerini hiç mi yalnız hissetmezler? ” diye düşündüm durdum kendi kendime. En çok da akıllarından hep geçirdikleri bazı düşünceleri; kendilerinden yıllar yıllar önce belki başka bir kıtada yaşamış olan birinin düşünmüş olması mucizesini yaşamamaları üzdü beni. Elimde bir sihirli değnek olsa; insanların hepsine bu duyguyu yaşatmak isteyeceğime karar verdim. Tabi bu sihirli değnek bana kendi penceresini açan ve yalnızlığımı paylaşan, varlığına minnet duyduğum, birkaç gün önce kaybettiğimiz çok değerli bir insanla tanışma fırsatı verecek kadar güçlüyse, bu kararımı tekrar gözden geçirebilirim sanırım.
Çok garip değil mi? Hiç tanımadığınız birisi sizin ruhunuza öyle bir dokunuyor ki; bu dünyadan göçmüş olması canınızı fena yakıyor. Artık onsuz devam edecek olmak sizi korkutuyor hatta. Ama olsun, onun penceresini tanıdım artık en azından diyorum.
Hoşça kal usta! Duygu ve düşünce dünyama kattığın her şey için çok teşekkür ederim. Şu anda her neredeysen mutlu ol ve ruhuna dokunduğun herkesin seni çok özleyeceğini bil, olur mu?
Bana gözlerim dola dola bu satırları yazdıran çok değerli felsefeci/ yazar/ akademisyen Oruç Aruoba’nın satırlarıyla uğurluyorum sizleri:
“Başarısız oldum..
Ne olabilirdi ki benim başarım, ben o koşullara boyun eğip, toplum içinde bana gösterilen yeri alsaydım? Bir ikiyüzlülük, bir sahtelik, bir aldatmaca olurdu bu ‘başarı’—-ben’im, ben olmadan, hatta benliğimi bir kenara atarak, kişiliğimi çiğneyerek elde ettiğim bir şey. Karşılığında kim olduğumu verdiğim bir ‘kimlik’… Bunu kabul etmedim—Şunu bilmeni istiyorum: Pişman değilim; hiç de pişman olmadım. Ama şunu da bil ki, öyle gururlu falan da değilim-olmadım. Kendimden hiç nefret etmedim; ama bir türlü beğenemedim de kendimi. Çok acı çektim ama başkalarına da çok acı çektirdim. Kendimi haklı görüyor değilim; ama kendimi savunuyor da değilim-hele yargılamayı hiç beceremiyorum, kendimi de dünyayı da…
Dünya ne ise oydu, ben de ne isem o oldum-uyuşamadık. Hepsi bu…“

