Olsun!
Bir güne daha uyanmak istemediğimiz, her şeyden umudu kestiğimiz, yaptığımız hiçbir şeyden zevk almadığımız hatta kolumuzu bile kaldırmak istemediğimiz zamanlar oldu. En azından benim oldu. Biliyorum ki sizin de oldu. Ama bir köşesinden tuttuk, bir yerinden iliştik hayata. Belki isteyerek, belki ite kaka… Ve yine olacak. Uyanmak istemediğimiz, aynada kendimizi görmeye tahammül edemeyeceğimiz zamanlar… ‘‘Olsun.’’
Dünya üzerindeki çeyrek asırlık varlığımda öğrendiğim bir şey varsa o da yaşamın panzehirinin yine yaşamın kendisi olduğudur. Yıllardır anlatılan şu ‘‘bardağın dolu tarafı-boş tarafı’’ meselesi var ya hani. İşte o bardak tam olarak hayatın kendisi. Hayat, yarısı dolu bir bardak ve biz kimi zaman neresinden bakacağımızı şaşırıyoruz, hepsi bu.
Çok paramız olmayabilir. Zaten asıl kıymetli olan az parayla yapılan şeylerdir. Harika mobilyalara, ultra lüks evlere sahip olmayabiliriz. Yuvayı yuva yapan mobilya değil, içindekilerdir. Ve hayatın en hüzünlü yanı bütün ‘an’ların hızla ‘anı’lara dönüşmesidir. Hadi benden buna da bir ‘‘Olsun!’’. Bardak kırılmadıkça hepsine ‘‘Olsun!’’.
Hüzünlenmek kötü değil. Mutluluk kadar güzel hüzün. Gözyaşı tebessüm kadar güzel. Yanlışlar da en az doğrular kadar güzel mesela. Hepsinin bize kattığı, anlattığı bir şey var. Anlar, anılar… Hayatın döngüsü bu işte. Anlar yaşıyoruz, anlar anılara dönüştükçe yaşlanıyoruz. ‘‘Olsun!’’. Yaşlanmak da en az genç olmak kadar güzel çünkü.
Bunları kişisel gelişim kitaplarından öğrenmedim. Zaten kişisel gelişim kitaplarının da ‘‘kişisel’’ olduğunu düşünmüyorum. Ben anları öğrendim sadece. Ve her anın ne kadar kıymetli olduğunu… ‘‘Olsun!’’. Ne güzel demiş Füruğ Ferruhzad, ‘‘Kuş ölür, sen uçuşu hatırla.’’ Unutmayacağımız uçuşlarımız olsun.