Sarı Olmak İsteyen Mavi
Ne kadar da uçsuz bucaksızdım, ama ne kadar da durgun… Sanki konuşmak doğamda yoktu. Pek çok zaman imrenirdim varlığında canlılık olanlara. Bazen beni de ziyaret ediyorlardı. Onlar da bana imreniyorlardı galiba. Ben bunları düşünürken, en sevdiğim gelmişti beni canlandırmaya. Kendimden bunaldığım zamanlarda, ona doğru bakar ve bu canlılığa hayran kalırdım. Zerrecikleriyle içime işlerken ne kadar da hayatla doluydu, ne kadar da sıcacıktı. Hayrandım ona. Evet, doğru kelimeyi bulmuştum.
“Merhaba Mavi.” dedi gülümseyerek. Ben de gülümsemeyi denemedim ama pek beceremedim sanırım. Neyse ki o benim yerime de gülümsüyordu. Oysa ben “Merhaba.” bile diyememiştim. Başka yerlerde de karşılaşırdık, ben yine selam veremez, gülümseyemezdim. Mesela az önce ışıl ışıl bir balıktı, maviliğimde yüzüyordu. Sonra kenarımda unutulan bir şapka olmuştu. Bazen de minik bir kuşun tüylerinde benimle olurdu.
“Ne kadar da sonsuzsun. Gün doğarken ve batarken burada seninle olmayı çok seviyorum. Ama biraz da kendini beğenmişsin galiba. Benimle hiç konuşmuyorsun.” dedi. Demek onunla konuşamayışımı, kendini beğenmişlik olarak düşünmüştü. Ona cevap vermeyeceğimden o kadar emindi ki, kendi kendine konuşmaya devam etti:
“Senin yerinde olmayı çok isterdim. Sana bakınca rahatlıyorum.”
Ben de bir şeyler söylemeliydim. ” Sana hayranım.” deyiverdim. Bir kahkaha attı, içim ısındı.
-Sen mi bana hayransın? Benim senin gibi olmama imkan yok ki.
– Benim gibi olmadığın için hayranım zaten sana Sarı.
– Anlayamadım.
– Kendinin farkında değil misin hiç? Girdiğin her yeri aydınlatıyorsun. Etrafına hep neşe saçıyorsun. Ben öyle değilim, durgunum. Keşke senin gibi olsaydım…
– Ben de senin yerinde olmak isterdim. Huzur dolusun, uçsuz bucaksızsın. Sanki her yerdesin. Yokluğunda özlenilensin. Ben bir an varım, bir an yokum. Sen de kendinin farkında değilsin sanırım.
Doğru muydu gerçekten? İkimiz de birbirimiz olmaya imreniyor muyduk? Benim hayatım onunkinden çok farklıydı. Dolayısıyla karakterlerimiz çok farklı şekillenmişti. Bende olmayan her şey, onda vardı. Onun eksiklikleri de benim sahip olduklarımdı. Ona sormak istediğim bir şey olduğunun farkına vardım. Günün tamamen batması ile beraber gidecekti, acele etmem gerekiyordu:
– Hiç var olmamış olsak ve sana bir seçme şansı verilse; kendinden vazgeçip ben olmak ister miydin?
Sorum üzerine biraz düşüneceğini, zor bir soru olduğunu ve bunu ancak yarın cevaplayabileceğini söylemesini bekliyordum aslında ama hiç de beklediğim gibi olmadı.
– Evet çok isterdim bunu ama yanlış anlama sakın. Seni kıskanmıyorum. Sadece hayranım sana.
Ne kadar da tuhaf bir durumdu. Ben de varlığımın onun nezdinde vücut bulmasını her şeyden çok isterdim. Bak işte ben buradaydım ama o yine kaybolmuştu. Belki de bize sorulmuştu diye düşündüm. Belki de o sarı olmak isteyen bir maviydi, bense mavi olmak isteyen bir sarı. Şimdi yine özümüze dönmek istiyorduk belki de, özümüzün ne olduğunu bilemeden…
Sarı gidince bana bakarak şiir okuyan bir adamın sesi geldi uzaklardan. Ona kulak verdim biraz. Cahit Sıtkı Tarancı’nın dizeleriydi bunlar, yanlış anımsama ihtimalim yoktu:
” Gündüze alışan renkler,
Her gece perişan renkler.
Eşyada bakış mısınız,
Zamanda akış mısınız,
Gözümde hatıralar mı?
Yekpare varlığımı
Siz misiniz parçalayan,
Farksız kırık aynalardan?
Sizde mi yaşamaktayım,
Gülmekte,ağlamaktayım,
Gündüze alışan renkler,
Her gece perişan renkler? “
Karanlığa doğru gitme vaktim gelmişti. Ama hayır, orada perişan olmayacaktım çünkü orası Sarı ve benim birbirimiz olabildiğimiz tek yerdi.
“Hoşça kal adam. Umarım bir gün tüm sorularına cevap … ”
Cümlemi tamamlayamadan kaybolmuştum.