Ceketten kurtulsa neler yapacak neler…
Geçtiğimiz gün Çerkezköy Belediyesi Meclis Salonunda, bugünlerde ulusal basına da yansıyan ‘Faşist, Diktatör’ tartışması vardı. Tartışmanın kaynağı hepinizin bildiği gibi Süleymanpaşa belediye Başkanı Ekrem Eşkinat’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan için kullandığı ifadeler. Akabinde CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan da Erdoğan için aynı ifadeleri kullanınca tartışma giderek büyüdü.
Tartışma o kadar büyüdü ki sırtına milli irade ceketini (Recep Tayyip Erdoğan’ın Türk Siyasi tarihine armağanı olan kareli ceket) alan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı savunmaya başladı.
Malum ceketi son yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a özenip giyenlerin başına pek de iyi şeyler gelmediği tecrübeyle sabitken, tecrübesiz siyasetçilerin ceket ısrarını anlamış değilim. Tabi ki herkesin giydiğine kimse karışamaz lakin o tam olarak da öyle değildir.
Evet değerli okur, sırtında milli irade ceketi, ağzında beylik laflar, atıyor yüksek perdeden. Gezi eylemleri diyor, 15 Temmuz diyor, sırtındaki cekete güvenerek atıyor da atıyor.
Sırtındaki ceketten olsa gerek çok da kaptırmış kendini rolüne yerli, milli, muhafazakar siyasetçi abimiz. ‘Ruh’ var konuşmasında! İnanarak konuşuyor. Öyle ‘Ruhsuz’ bir konuşma değil yaptığı, kısa sürmüyor yani! Ondaki vatan sevgisi kimsede yok! ‘Yavru Vatan’ sevgisi de dahil buna. Nerden mi biliyorum? Geçen yıl bu muhafazakar siyasetçi abimizle Belediyenin muhtarlar için düzenlediği Kıbrıs gezisine katılmıştım da oradan biliyorum!
Her neyse konumuz bu değil, konumuz milli irade ceketi. Esasen hekim olan ancak aynı zamanda yazarlık ve oyunculuk da yapan Ercan Kesal, hekimlik yaptığı dönemlere ait hikayelerini kaleme aldığı bir yazısında ceketle ilgili bir öykü anlatmıştı. Ben çok severim o hikayesini ve sevdiğim insanlara da genellikle tavsiye ederim. Konumuza da uygun olduğu için hikayeden bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum değerli okur. Hikayenin tamamını merak eden olursa, arama motoruna ‘Ercan Kesal Ceket çıktığında’ yazarak ulaşabilir.
Siz o muhafazakar siyasetçimizin ateşli konuşmalarını çok da kafanıza takmayın. Ceketten oluyor hep bunlar. O ceketten bir kurtulsa, kavuşacak özgürlüğüne…
Ceket çıktığında…
Sağlık ocağının eski cipini gördükçe sinirleniyorum. Benzin yok ve köylere aşı yapmaya gidemiyoruz. Benzin taleplerimize gelen cevaplar hep olumsuz. Kaymakam, 23 Nisan törenlerine boğazlı kazakla katıldım diye savunmamı istemişti, aramız pek iyi değil. O yüzden olabilir mi acaba? Sayman, “Yok hocam, hiçbir kuruma vermemişler, emniyetin de yokmuş, komiser de söylenip duruyordu geçen gün” diyor.
Akşam kulüpte sohbet ederken, tarım müdürünün “Bizim veteriner yarın köpekleri aşılamaya gidecek, arabaya siz de sıkışın isterseniz” önerisine hemen atlıyorum bu yüzden.
Sabah, yanımda sağlık memuru Erdinç ve aşı çantaları, tarım müdürlüğünün renosunu bekliyoruz. Az sonra geldiler, sağlık memuru arkayı dörtledi, ben de öndeki elemanın yanına sıkıştım. Yol boyu, veterinere “Doktor bey” diyerek yerimi rahatlatmaya çalışıyorum.
Köye vardık. Veteriner ve ekibi muhtarın geniş avlulu evine yerleştiler, biz de ilkokulun bir odasına. Çocukları bekliyoruz. İlk bir saat içinde, sadece öğretmenin çocuğunu aşılayabildik. O kadar. Dışarı çıktım, etrafa bakınıyorum. Muhtarın evinin önünde uzun bir kuyruk var. Köydeki bütün köpekler sırada. Bizim veterinerin işi başından aşkın. Sağlık memurunu camiye gönderip müezzine anons yaptırıyorum. Muhtarın kızlarından biriyle köy bekçisinin küçük oğlan geliyor. Başka da yok.
Öğleye doğru köyün içinde dolanmaya başladım. Hasat zamanı, ahalinin çoğu tarlada. Köpek aşılatmak için sırada bekleyenlerin dışındaki herkes çalışıyor. Çok çocuklu bir tarlayı gözüme kestirip saldırıyorum. Altı-yedi yaşlarında kara kafalı bir oğlan, ne olduğunu anlayamıyor. Kucağıma aldığım gibi okula. Bu yöntem iyi. Öbür sefer, yanıma Erdinç’i de alarak gidiyorum tarlalara. Çocuklar haberi almışlar, bizi görünce kaçmaya başlıyorlar. Sürek avı taktiğini güdüyoruz. Erdinç’in kovaladığı çocukları ben çeviriyorum. Biz çocuklarla tarlanın içinde boğuşurken anne-babalar sessizce izliyorlar vaziyeti. Tarafsız kalmaya karar vermişler belli ki. Bir saat içinde dokuz-on çocuk daha yakalayıp aşılıyoruz. Geriye kalanlarla işimiz daha zor ama. Hem yaşça biraz daha büyükler hem de iyice deşifre olduk. Tarlalara kaçıncı gidişim hatırlamıyorum, bir ara, kenarından küçük bir derenin de aktığı geniş bir tarlaya daldım. Gözüme üç kişilik bir grubu kestirmişim. Dereye kadar kovalarsam orada sıkıştırırım diye düşünüyorum. İki tanesini Erdinç yakalamış, ellerinden tutmuş götürüyor. Bir tanesi dişli çıktı, iyi kaçıyor. Bir ara iyice yaklaştım ve eski ceketinin sırtından yakaladım. Tam sevinirken, birden sırtındaki ceketten sıyrılarak elimden kurtuldu. Elimde ceket, kalakaldım orada. Kuyruğunu bırakan kertenkele misali, tepeye doğru hızını kesmeden koştu gitti.
Yanıma gelen Erdinç’e gülerek, soluk soluğa konuştum:
“Tamam, bunu bırakalım. Ceketi çıkardı artık. Hak etti bence özgürlüğü!”