Ekin ilk “Yazar mısın kardeş?” dediğinde zerre tereddüt etmeden kabul ettim köşede yazmayı. İşin komiği, ne yazacağımı “Yazarım” dedikten sonra sordum. Cevap da tavrım kadar rahat oldu. “Ne istersen.”

İlk yazıyı yolladım, köşeye bir isim lazım dedi. Cevabı da refleks olarak vermemi bekliyordu güzel arkadaşım. Düşünmek için vakit olmadığından aklıma ilk geleni söyledim: “Dört köşe”

(Düşünüp konuşmak mevzusu herkes gibi bende de ters işliyor zaman zaman. Önce konuşup, sonra hangi motivasyonla konuştuğumu düşünüyorum. O sebepledir ki bir gün köşenin isminin sebebini soracak olursanız verecek cevabım var.)

Köşedeki sürecim, içeriklerin hatları kafamda üç aşağı beş yukarı belliydi. Öyle havadan sudan konuşacak, siyaset yapmayacak, taraf hele hiç olmayacaktım. Gerek de yoktu zaten. Her zaman söylediğim gibi milyonlarca insanın siyaset yaptığı memlekette siyaset işi benim ne haddime? Neyse, birkaç hafta güzel güzel yazdım, ettim. Biraz duygusal, biraz aşk, biraz anılarım derken fark ettim ki yazdığım her şeyin içinde bir kuple de olsa siyaset var. Sonra keşfettim memlekette her şeyde siyaset var. Baya baya… Uyanıyorsun, siyaset. Uyuyamıyorsun, siyaset… Gün içerisinde yaşadığım her şeyin içine bir particilik karışıyor. Ama asıl keşfettiğim şey bu değil!

Eski filmleri hatırlayın. Zengin kız, fakir oğlan… Ağanın kızı, ırgan delikanlı… Kan davalı iki ailenin birbirini seven gençleri falan… Hikayelerin çatışmaları hep aynı klişeler üzerine gidiyor.

Geçen gün bir arkadaşımın çok acı bir sorusu aslında bana bu yazıyı yazdırdı. “Ya falanca partili arkadaşlarınla nasıl anlaşıyorsun? Ben artık anlaşamıyorum.”

Dostlar, az kaldı. Filmlerde yeni bir çatışma göreceğiz. Mavi partili bakanın kızını seven yeşil partili oğlan.

Dostlar, filmde bile mutlu sonla bitmeyecek.

Hayırlı işler…