İlk insanı bulup sorsak bizim kadar dertli değildir ha. Adı Adem, Havva, Hasan, Salime… Her neyse…

Düşünsenize, etrafında dertleşebileceği insan yok, düşman çok. Ateşten bihaber, elektrik hak getire. Suyu da bulursa dereden içiyor. Her şey çiğ. Manita seçme şansı yok, cinselliği keşfedememiş. Her yere yaya gidiyor, hayvanlar düşmanı… Doktor sırası yok çünkü doktor yok. İşlerini halleden bir memuru yok, etrafı temizleyen çöpçü yok. Şimdi bu kadar derdi içimizden birine verseniz, intihar eder. Düşünsenize ilk insanın intihar ettiğini? Hiçbirimiz olmayacaktık. Aslında aldığımız nefesi ilk insanın sabrına borçluyuz yani. Aynı zamanda ikincinin de…

İlk insan acaba ilk derdini ne zaman keşfetti? Bence ikinci insana anlatmaya başladığında. Onun şansının yaver gitmesiyle birlikte kendine şöyle bir dönüp bakıyor. Sonra başlıyor aksilikleri anlatmaya. Derken diğeri de altta kalmamak için karşılık veriyor: “Ya sorma, şu kırmızı ota alışamadım. Yeşili de çok vakitti bitmiyor.” Derken dertleşiyorlar. Ve ortaya “dert” çıkıyor.

İnsanın artmasıyla birlikte dertler de çoğalıyor tabi. Herkes birbirinin derdini dinleyip dert sahibi olanlar, yeni dertler keşfedenler derken ortalık dertten geçilmez oluyor. İnsan çoğalıyor, dert çoğalıyor. Dertler çoğaldıkça dert enflasyonu yaşanıyor. Ve insanlar gün geçtikçe yeni dertlerle tanışıyor.

Velhasıl kelam, dert edindikçe derdin değeri azalıyor. Ufak şeyler dert olmaya başlıyor. Nihayetinde o büyük yoklukla mücadele edebilen o ilk koca insandan, en ufak dertte intihar eden küçük insana geliyoruz.

Son sözüm ilk insana gelsin;

Keşke sabretmeseydin be birader.