Gezmeyi çok severdim. Hala seviyorum. Her şeyi bırakıp gezecek kadar cesaretim elbet yok, lakin elime fırsat geçtikçe yaşadığım yerden uzaklaşmak isterim. Tabi tabularla yetiştik. Karın doymadan, ev kirası ödenmeden, faturaları halletmeden adım atamazsın dışarı. Hayat bu ya, o Maslow piramidinin ilk basamaklarından öteye çok gidemedim.

Çocukken gezmek daha kolaydı. Bir gezi olur, fatura falan derdim olmadığımdan gezi parası olsa cebimde yeterdi. Bir şekilde de o parayı doğrultur, her geziye giderdim. Şimdi altını üstüne getirdiğim İstanbul o zamanlar uzak geliyordu. Bir İstanbul gezisi, dededen, babadan bulduk, buluşturduk parayı, denkleştirdik. Gezi 10 lira. Hiç unutmuyorum. 2.5 Öğün yemek yiyecek parayı da cebe koydum mu değmesinler keyfime. Neyse, geziye gittik, geldik. Dönüşte eve girerken babama denk geldim. Nasıl geçti gezi demeden önce ayaklarıma dikti gözünü. “Bu ayakkabılarla mı gittin?” Babam kadar umursamamışım mevzuyu, yırtık ayakkabıyla gitmişim. Net hatırlamıyorum ama sanırım ikinci bir seçeneğim de yoktu. Çoğumuzun bir miktar yokluğu olmuştur. Gocunduğum veya çokça dersler aldığım hikayeler değildir yoksullukla ilgili anılarım lakin o gün hissettiğim başka bir şeydi.

Sizinle şimdi bir sırrımı paylaşacağım. O yırtık ayakkabı hikayesi için ağladım. Lakin yıllar sonra.

Adını hiç tanımadığım biri ölmüştü bir gün. Onun haberleriyle memleket çalkalanıyordu. 10 Sene önce. İlk defa o gün yıllar önceki yırtık ayakkabı hikayemin beni ne kadar derinden etkilediğini fark ettim. Adam ölmüş. Belli ki aydın bir abimiz. Herkes yırtık ayakkabısını konuşuyor. O gün babam üst tarafındaki yırtığa takılmıştı. Hrant Dink ile aynı yerinden yırtılmıştı ayakkabım ve su almıştı bütün gezi boyunca. O gün Hrant Dink’in yalnızca yırtık ayakkabısı için üzülmüş ve ağlamıştım. Ölmeden önce ayakları ıslanmış ve mutsuz ölmüştü. Her şeyden önce mutsuz ölmüştü.

Biraz aklım başına gelince Hrant Dink’in düşünceleri için üzülmeye başladım. Askerdeyken sırf Ermeni olduğu için verilmeyen rütbeye ağladığını, sesi duyulmasın diye anahtarını demire sürttüğünü öğrendiğimde bir kez daha hüzünlendim. Atatürk’ün insan yanını sevdiğini okuduğumda da ayrı bir burukluk yaşadım.

Hrant’ın ölümünden bu yana 10 yıl geçtiğini anlayıp, memlekette barış adına bir adım ileri gidilmediğini fark ettiğimde ise bir kez daha ağladım.

Allah rahmet eylesin veyahut Tanrı seni kutsasın. Hangisi ruhuna iyi gelecekse, o olsun.